1 Kasım 2013 Cuma

Mandalinalar

Bu sabah, her zamankinden daha keyifli bir şekilde uyandım. Her zamankinden daha erken saatte çıktım evden. Hep iki poğaça alırım işe giderken, dedim ki bugün şöyle güzel bir kahvaltı hazırlayayım kendime. Ofis eve yürüyerek beş dakika, bir beş dakikada da kahvaltılık malzeme aldım. Sonra süpermarketin önünden geçerken tezgâhtaki mandalinaları gördüm, canım istedi kaptım üç tane, dedim öğle yemeğinden sonra bunları ezerim. Marketteki üç kasanın yalnızca biri açık, sıra da var... Dedim Atahan, işin mi var, bekle. Bekledim. Sıra bana geldiğinde fark ettim ki kasada tartı yokmuş. En az üç dakika tartı işine bakan kızı bekledikten sonra üç mandalinayı tarttırdım, kimse de demedi ki sıra sendeydi, en baştan sıraya girdim. Olsun, acelem yoktu.

Sıra tekrar bana gelmek üzereyken, 'gerilerden gelen' bir abla, "Pil alacağım boyum yetişmiyor, bana yardım edecek kimse var mı" diye sordu sıradaki kalabalığa. İlk anda oralı olmadım çünkü ben uzun boylu bir insan değilim, insanların uzanamadığı yerlere uzanma kariyerim geçmişte annemin üst raflardan istediği tabaklardan ibaret. Fakat o kadar adam ablanın yüzüne bakmayınca, içten içe başarısız olmaktan da korkarak görevi ben üstlendim. Sıramı bırakarak pil alanına doğru hareket ettim. Piller, çalışmayan kasaların birinin arkasındaydı. Daracık yollardan geçerek ulaştım hedefe. Sahiden de epey yüksektelerdi. Baktım işim o kadar kolay değil, çantamı ve az önce aldığım kahvaltılık malzemeleri yere bıraktım, zor da olsa ablanın istediği pile uzandım. "Onun yanındakine de bakabilir miyim" dedi gizemli abla. Farklı bir konuşma tarzı vardı, dikkatimi çekmişti. Muhtemelen bir anneydi ama tam olarak bizden biri de değildi, böyle anne gibi değil de uzak akraba annesi gibiydi, acaba kimdi, ne kadar mütebessimdi... Sormadım, istediğini yaptım. İlk denemede başarılı olmanın verdiği güvenle daha kolay olmuştu ikincisi.  "Bunların birbirinden ne farkı var" sorusuyla karşılaştım bu kez. Bilmediğimi söyledim, sonuna hafif sitemkâr bir "abla" ekleyerek. Boş gözlerle ambalajlarına baktı, o da anlamadı. İlk verdiğimi aldı, hiçbir şey söylemeden uzaklaştı.

Bıraktığım yerden çantamı ve kahvaltılıklarımı alıp tekrar sıraya geçtiğimde küçük bir sürprizle karşılaştım. Abla önümdeydi. Bekledim, hiçbir şey söylemedi. Sıra ona geldi, elindeki çok sayıda malzemeyi sepetinden çıkarıp kasanın üzerine koydu. 75 lira 80 kuruş tutan alışverişini bitirdi, gitti. Bense toplamda 44 kuruşluk üç adet mandalinayı yaklaşık 20 dakikada almış olmanın verdiği huzurla yoluma devam ettim. Öyle bir huzur ki, hâlâ kahvaltı etmiş değilim.

Geçmiş cumhuriyet bayramınız kutlu olsun.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Yük

boy, you're gonna carry that weight
carry that weight a long time
boy, you're gonna carry that weight
carry that weight a long time...

26 Ağustos 2008 Salı

#1 Elton John - Your Song


Evet, başlıyoruz maratona. Your Song demiştik, bozmayalım.

Elton John güzel bir abimiz. Kendisi hakkında söyleyecek çok fazla bir şeyim de yok açıkçası, iyi bir müzisyen işte. İyi hafif kaçtı, bayağı iyi bir müzisyen diyeyim. Bana hitap eder mi? Çok değil, ama nereden baksan 8-10 şarkısı vardır arada dinlemesem özleyeceğim. Nedir? Goodbye Yellow Brick Road'dur, Sacrifice'dır, Nikita'dır, vesairedir. Ama en başta da budur: Your Song.

Şurada klibi var şarkının. Harika bir klip bana göre, şarkıyla uyum içerisinde. Şarkı ne kadar saf, samimi ve sade ise, klip de öyle. Şarkı "Sevdiceğim sana şarkı yazdım" derken, klip de diyor ki, "Sevdiceğim sana klip de çektim." Yıl 1970, kimse tanımıyor Elton John'u. Karşısında bir kamera, elinde bir mikrofon şarkı söyleyen genç Elton John, ağaçlık bir bölge, arada civardan geçip anlamsız gözlerle ona bakan insanlar ve kameramanın Elton John üzerine yansıyan gölgesini de kapsayan bilimum çekim hataları... Klip bundan ibaret. En sonunda kameranın sabit kaldığı görüntü de eskiden TRT 3'te resim yapan amcamın tablolarından biri sanki. (Başka bir Elton John klibinin -Nikita- başında gösterilen duvarda da "Kahrolsun Faşizm" yazardı.) Her neyse, klip olabildiğince amatör ve olabildiğince de güzel.

Şarkıya bakalım. Bir insanın, sevdiği bir başka insana yazabileceği en güzel sözleri barındırıyor içinde. Öyle romantik falan bi' adam değilim ben ama güzel anlatmış adam hissiyatını işte, ne yapalım. John Lennon'ın da en sevdiği şarkıymış bu; hatta Lennon, Elton John'u ilk gördüğünde "Bu o! Bu o!" diyerek önünde eğilmiş. Ben daha fazla konuşmayayım, sözler kendisini anlatsın...

It's a little bit funny this feeling inside / I'm not one of those who can easily hide / I don't have much money but boy if I did / I'd buy a big house where we both could live

If I was a sculptor, but then again, no / Or a man who makes potions in a travelling show / I know it's not much but it's the best I can do / My gift is my song and this one's for you

And you can tell everybody this is your song / It may be quite simple but now that it's done / I hope you don't mind / I hope you don't mind that I put down in words / How wonderful life is while you're in the world

I sat on the roof and kicked off the moss / Well a few of the verses well they've got me quite cross / But the sun's been quite kind while I wrote this song / It's for people like you that keep it turned on

So excuse me forgetting but these things I do / You see I've forgotten if they're green or they're blue / Anyway the thing is what I really mean / Yours are the sweetest eyes I've ever seen


(Kendimi tanıyorsam bu yazının devamı gelmez.)

14 Ağustos 2008 Perşembe

Bu Da Bi' Nevi Duyuru Sayılır

Burayı boşladım biraz. İçimden de öyle uzun uzun yazı yazmak gelmiyor açıkçası. Bir şey geliyor aklıma, yazayım ben bunu diyorum, üşeniyorum sonra. Ciddi bir şeyler yazarken yoruluyorum çünkü, en büyük hastalığım devreye giriyor, ayrıntıların ayrıntılarının içinde boğuluyorum. Şu anda yaptığım da farklı değil. Ah işte bunlar hep birinden kalma bana. Her söylediğimi istediği yere çeken, yanlış anlamak için çırpınan birinden. Çok akıcı konuşan, her şeyi açık ve net ifade eden ben, üç sene sonunda konuşurken ızdırap çeken ve çektiren bir adam konumuna geldim. Neden? Ssöylediklerimin kaçar yolu olmasın, hiçbir yere çekilmesin, yanlış anlama olmasın. Evet artık yanlış anlama olmuyor, zira hiçbir şey anlaşılmıyor.

Bak işte geldim yine nereden nereye. Diyeceğim şu ki, kolaya kaçmaya karar verdim bir süreliğine. Aylardır hiç yazmıyorum, biraz müzik yazacağım.

İki üç ay önce biri benden kendisine CD yapmamı istedi. Fazlaca sevdiğim bir insan olduğu için, hiç üşenmedim günlerce uğraşıp en ayrıntılısından bir şeyler oluşturdum. Yıldızlarla sınıflandırdım şarkıları. Değerlendirmede ana kıstasım, şarkılara not vererek, 100 üzerinden en az 50'yi layık görmemdi. 50-60 arası tek yıldız, 60-70 arası iki yıldız, 70-80 arası üç yıldız, 80-90 arası dört yıldız, 90-100 arasına da beş yıldız verdim. Bir de 100 üzerinden 100'den fazla not verdiğim "Pek çok yıldız" klasörü vardı ki, kontenjanı oldukça sınırlıydı: 7 şarkı ve bir albüm. Sonunda yapabileceğim en iyi sınıflandırmayı yaptım, böyle şeyler içime sinmez genelde ama bu sindi işte. En ince ayrıntısına kadar uğraştım çünkü, bir şarkıyı iki yıldız klasörüne mi yoksa üçe mi koyayım diye 5 kez üst üste dinlediğimi bilirim. Ha, bütün bunları hazırladığım kişi o günlerde beni bolca sinirlendirdiği için bu çalışmanın sonuna yaklaşmışken şevkim kayboldu ve uğraşmayı kestim. Dolayısıyla koleksiyonun bazı parçaları eksik kaldı. Nedir bunlar söyleyeyim: Irish-Celtic Folk, Latin Amerika ve Balkan müzikleri, bir de klasik eserler... Bunların dışında sapasağlam bir liste oldu. Bir de yerli yok tabii, gâvur icadı hepsi.

Ön bilgiyi verdikten sonra planımı söyleyeyim. Sık sık (tutamayacağın sözler verme olm Ata) bütün bu yıldızlı şarkıları atacağım Media Player'a karıştırıp ilk denk gelen şarkıyı yazacağım buraya. Artık bir yıldız olur, beş yıldız olur, ne çıkarsa bahtımıza... Zaten bir yıldız kötü diye de bir şey yok, hepsi güzel bu şarkıların, hepsi seçilmiş şarkılar. Şimdi başlayacaktım, karıştırıp seçmiştim de. Elton John - Your Song gelmişti 1970 yılından, yazacaktım. Ama yoruldum yahu, yarına bırakıyorum.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Zihinden Problemler

Bu vardı biz küçükken. 5-8 yaş arası düşmemiştir elimden. Her akşam, ama her akşam mutlaka çözerdim büyük bir zevkle. Bir de müzik kanalı vardı o zaman Genç Tv diye, işte orada izleyicilerin telefonlarıyla ne çalacaklarına karar verdikleri bir de program vardı, onu açar, başlardım problemlere. En son ders çalışmam o döneme tekabül eder dersem abartmış olmam herhalde.

Güzeldi. Öyle.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

İtirazın İki Şartı

Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye’de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya’da Türk olacağız
Hollanda’da Surinamlı
Fransa’da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka Kızılderili
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı takımı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Devrimi çoğaltırken çünkü
Bir başka devrime hızla azalacağız
Bu da itirazın ikinci şartı


Nevzat Çelik

30 Haziran 2008 Pazartesi

Rubik Küpü

Olmuyor be olmuyor. Yapamıyorum, delirmem yakındır.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Alışveriş Yapan

Yaşlı bir kadınım ben.
Almanya uyandığında
Devlet yardımı azaldı.
Çocuklarım verirlerdi bana
Arada sırada birkaç kuruş,
Ama pek öyle bir şeyler alamıyorum gene de.
Bu yüzden daha az gider oldum
Eskiden her gün alışveriş yaptığım dükkanlara.
Sonra aklımı başıma topladım günün birinde
Ve eski bir müşteri olarak her gün
Gitmeye başladım fırına, manava yeniden.
İhtiyacım olan şeyleri seçerdim bir bir,
Her zamankinden ne daha çok alırdım, ne daha az,
Peksimetler de koyardım ekmeğin yanına,
Lahananın yanına da pırasa,
Ama hesabı çıkarttıkları vakit çekerdim içimi,
Karıştırıp küçük para kesemi tutuk parmaklarımla,
Yeterince param yok, derdim, başımı sallayarak,
Bunları ödeyecek,
Ve tüm müşterilerin gözleri önünde
Çıkardım dükkandan gene başımı sallayarak.
Ve şöyle diyorum kendi kendime:
Hiçbir şeyi olmayan bizler gibiler
Yiyecek satılan yerlerde görünmezlerse bundan böyle
Hiçbir şeye ihtiyacımız yok sanabilirler,
Ama buraya gelir de hiçbir şey satın alamazsak eğer
Haberleri olur hiç değilse.


Bertolt Brecht
Çeviri: A. Kadir - Gülen Aktaş

29 Mayıs 2008 Perşembe

Üçgenler


Ali'nin üçgenidir bu çizdiğim
Nerde Öklid'in üçgenleri bu nerde
Na şunlar üç açısı üçü de yoksul
Biri sıfırın altında sekiz derece
Birine atan atmış tekmeyi işi yaş
Biri sizden bir sigara istiyor
Sadece bir sigara ne sandınız
Ne şu
Ne bu
Sadece bir sigara istiyor tüttürsün
Nerde Öklid'in üçgenleri bu nerde

Bu da Süheyla'nınki işte aynı
Her yerde görülen herhangi bir üçgen
Bir kenarını yamuk çizmişler Üsküdar'a gidiyor
Bir kenarına istesek her akşam rastlayabiliriz
Bir kenarı da bir terzinin makasına komşu allah versin
Kendi lafına bakarsanız bunu üşümemek için yapıyor
Sadece üşümemek için ne sandınız
Ne şundan
Ne bundan
Sadece üşümemek için bu kışta kıyamette
Kendi kendine yetmeyen zavallı bir üçgen

İşte bu da kimbilir kiminki
Bir de dik açısı var ama ne dik açı
En ufak tepeleri o yaratmış sanırsınız
Çalgıcının biridir belki de macun satan
O şarkı senin bu şarkı benim istanbul'da
Elinde bir keman var sadece bir keman
Ve alaturka
Eski
Üçgenler var üçgenlerde ortak noktalar
Üçgeninizi çiziyorum var mı kendine güvenen
Bayanlar baylar


Cemal Süreya

23 Mayıs 2008 Cuma

Hadi Oradan Türkiye'nin Popülistleri!

HAYDİ TÜRKİYENİN ASLANLARI...*

Çıkacağınız bu şerefli yolda, yetmiş milyon tek yüreğiz...
İnancın; zafere ve ülkemin güzel insanlarına sevgi çığlıkları attırması için bir kere daha...
Siz asilliğinizi, atalarımızın asil kanından almış Türk Gençleri'siniz;
her maçta, her sahada yenmeye çıkan sizsiniz..
Rakip kim olursa olsun, Ülkemi coşturan yine sizsiniz...

Şehit kokar ülkemin taşı toprağı
Al kanla boyadık biz bu bayrağı
Yetmiş milyon tek yürekte birleşmiş
Gönlümüzde kuruldu onbir aslan otağı

Kırmızı beyazdır rengimiz Türk oğlu Türk'üz hepimiz
Sevgi dostluk var olsun Türkiyem şad olsun
Bu maçta da, her maç gibi kazanmaya and olsun
"Ne mutlu Türk'üm diyene"

Bülent Uygun

*İmla hatalarının tamamı "şairin" kendisine aittir.

Ne demeli? Ataların asil kanı, şehit kokan ülke toprakları, yine kan, kanla boyanmış bayrak, otağ, Türk oğlu Türk... Sorsan spor sevgi, dostluk ve kardeşliktir. Mükemmel yazmışsın Bülent Uygun, aferin sana. Edebi değeriyle, okuyanlara yaşattığı yoğun duygu fırtınasıyla şiirde çığır açmışsın, aferin!

Ben de kalkmış bir aşağıda neler yazıyorum. Halt etmişim. Milli Takım kazansa ama faşistler öyle bir kaybetse ki sokağa çıkmasa... Olmuyor mu?

Ek: Ben de yazmıştım Milli Takım'a destek şiiri, buraya da koyayım:

Ey Türk oğlu Türk, sensin allame-i cihan
Bir Türk dünyaya bedel derler, buna inan
İçinde bulunduğumuz, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu kritik günlerde
Bochum'a gitti Bursasporlu Sinan

Madem Türksün, göster ürksün
Sen bu dünyada hep en büyüksün
Alman da kimmiş, ey pis adam
Seni ezim ezim ezeceğiz yarın akşam

Ey asil kanlı Emre, kol da yetmez bacak salla
Sivasspor'daydı en son Muhammed Kalla
Avrupalı kızlar Türk erkeklerine hasta
Elenmeselerdi finalde İtalya'yı yapacaktık pasta.

Türk'ün Türk'ten başka dostu yok
Milli Takım çok başarılı, çok
Avrupa titreyecek ayak seslerimizle
Euro 2008'in şampiyonu Türkiye

20 Mayıs 2008 Salı

Kardeşim Bir Pilottu

Bir pilottu kardeşim.
Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını,
güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen,
derinliği bir elli.


Bertolt Brecht

18 Mayıs 2008 Pazar

Samimiyetsizlik

Gündemi daha çok Bianet'ten takip ediyorum, en samimi ve hesapsız bulduğum site o çünkü. Nadire Mater'in danışmanlığında ve Ertuğrul Kürkçü'nün koordinatörlüğünde yayın yapan ve haberleri çarpıtmadan sunan bir nevi internet gazetesi Bianet.

Az önce günün ilk haberlerine göz atmak için tıkladım Bianet'i. Salı günü yayımlanmış Mustafa Sönmez imzalı bir makale gördüm, başlığı şu: "Ulusalcı İzleyiciden Tepki: Kanaltürk'ü Satanı Biz de Satarız". İçeriği de başlığı yansıtıyor. Şimdi... Tuncay Özkan'a inanıp destek vermiş olan insanları görüyoruz, görmediklerimizi de sağda solda okuyoruz. Hâlâ hükûmet baskısıymış, Türkiye üzerine oynanan oyunlarmış, gizli devlet politikalarıymış vesaire vesaire... Bu adama bu geçmişine rağmen inanmış insanların fikirlerini Kanaltürk'ün satışı zaten değiştirmeyecektir, zira bu satışın da illa ki o insanın inanacağı bir kılıfı olacaktır, olmuştur da. Ha, yok mudur "Yok arkadaş, Tuncay düştü benim gözümden, benim için her şey bitmiştir bu saatten sonra" diyen? Vardır illa ki, ama şu bir gerçek ki sayıca az bu insanlar. Neredeyse bütün bu "kaçkişiler" Tuncay Özkan'ın oluşturacağı yeni hareketi beklemekte. Dolayısıyla da "Kanaltürk'ü satanı biz de satarız." şeklinde bir tepki varsa dahi, bu bütün bir gruba mal edilemez. Edilirse, bunun Tercüman'daki "Türk Halkı Haykırıyor", "Katil Ermeni", Zaman'daki "Ülkücü öğrenciler, solcuların provokasyonuna gelmeyip sağduyulu davranarak okulu terk etti, solcu öğrenciler jandarmaya taşlı sopalı saldırılarda bulundu", "Meclise yürümek isteyen sol sendikalar polisi taşladı", SoL'daki "Alınmasalar uykuda darbe yapacaklardı", Antu'daki "Galatasaraylıların hepsi vatan haini", Osman Tanburacı yazısındaki "Fenerbahçe, dandik Chelsea'ye elendi" gibi saçmalıklardan farkı kalmaz.

Biz Bianet'i -tarafsızlığı demeyeyim de- objektifliği yüzünden seviyoruz. Böyle hesaplı kitaplı, okuyucunun fikirlerine tecavüz mahiyetinde yazılar çıkacaksa okumayalım. Yakışmamış.

Bir Gün Gelir Kinimizi Dökeriz Aman

35

Vay Be


Çok önce olmuş bu, ben yeni görüyorum. Şaşırdığımı söyleyeyim. Küçümseriz ederiz de, cesaret ister bunu söyleyebilmek. En azından bugün için. "Helal olsun Bülent Abla!" diyorum yarı-ciddi bir vaziyette.

Ebru Gündeş'e yorum yapmıyorum vazgeçtim. Eskiden Ercan Saatçi de yok muydu bu jürilerde, tam yakışırlarmış yan yana...

(Tabii Youtube bir açılıp bir kapanınca izlemek her zaman mümkün olmuyor. Bir saat önce açıktı, şimdi kapalı, belki yarın öğleden sonra bir süreliğine daha açılır. Bizim güzel ülkemiz...)
(Not yazdım, bitirdim, yayımladım; o arada açılmış. Çok güzel yahu! Eğlenceli olsa gerek, aç kapa aç kapa... Ben büyüyünce yuğtub şaltercisi olucam amca.)

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Back-Up

Reklamcılık öğrencisiyim, bilmiyorum sebebini. Yaptık bir saçmalık, şimdi okula gittiğim yok, reklamcı olmam gibi bir ihtimal olmadığı gibi. Hadi ihtimal yok demeyeyim de, zor diyeyim. Eğlenceli bir meslek, birçok yönden bana da uygun ama uygun olmayan şeylerden dolayı istemiyorum işte. Oysa çalışma şartları benim kriterlerime uysa, camiası mide bulandırıcı insanlarla dolu olmasa benden iyi reklamcı olur, bundan eminim.

Hep böyle derdim, insanlar da benden iyi reklamcı olacağını iddia ederdi ama elimizde bir veri yoktu, yanılıyorduk belki de. Birkaç hafta önce yanılmadığımı anladım. Şöyle ki, ilk kez yaratıcılık konulu bir proje verildi. İlan yapacağız, ya Absolut'e, yahut Boyner'in Back-Up hizmetine. Boyner'in Back-Up hizmeti şöyle bir şey; üye olduğunuzda günün 24 saati aklınıza gelebilecek her türlü konuda arayıp yardım isteyebiliyorsunuz. Gecenin bir yarısı canınız pasta çekerse, arabanızın anahtarını kaybederseniz, kaza geçirip yolda kalırsanız, herhangi bir konuda bilgiye gereksinim duyarsanız; her durumda arayabiliyorsunuz işte. Ayrıntılı bilgi şurada.

Ben Back-Up'ı seçtim Absolut yerine. Normalde projeleri yaptığım pek görülmemiştir ama bunu severek yapardım, en güzel şekilde de yapmak istiyordum. Yine de klasik öğrenci davranışı devreye girdi, son günün son saatlerine sarktı ödev yapma işi. O zamana kadar aklıma bir şeyler gelmişti ama uzun uzadıya da düşünmemiştim. Son gece düşündüm, Genco'nun da büyük katkılarıyla büyük ölçüde içime sinen bir ödev hazırladık. Ve okula geldiğimde hayretle karşılanan ben, bir proje ödevinde bölümün en yüksek notunu aldım. Biraz daha geniş vaktimiz olsa daha iyisi olurdu diyemeyeceğim, zira her şekilde son ana kalacaktı bu proje. Yine de daha çok vakit ayırsaydım daha iyisinin de olabileceğini söylemeliyim.

Aşağıya ilanı, onun da altına bölüm başkanı olan hocamıza yazdığım notu koyuyorum:

29.04.2008

Notlar:

Öncelikle itiraf etmeliyim ki ödev aceleye geldi. İlk başta Absolut’le ilgili bir ilan hazırlamıştım, içime sinmeyince son gün bunu yapmaya karar verdim. Bu ilan ise içime sindi ama aceleyle yazdığım klasik slogandan kendim de nefret ettim. Eğer biraz daha programlı davranıp son dakikaya bırakmasaydım metin ve slogan kısmını daha güzel hale getirebilirdim. Grafik işinden ise hiç anlamıyorum, elimden bu kadar geldi.

Neticede fikri ön plana çıkarmak istedim. İlk başta ödev mantalitesiyle klasik bir ilan hazırlayacaktım. Kız arkadaşının doğumgünü pastasını düşüren bir erkek resmi bile çektik arkadaşlarla bunun için ama sonradan düşündüm ki, bu rezalet bir fikirdi! Back-up’ın ne kadar çok işe yaradığını göstermek için tersten düşüneyim dedim, yapamayacaklarından yola çıktım. Bunun için de çeşitli alternatifler ürettim, aslında bana öyle geliyor ki bu alternatiflerle başarılı bir reklam kampanyası hazırlanabilir.

“Sevgilim beni terk etti, lütfen geri getirin’’ diyen çaresiz bir adam, diğer yanda sevgilisinin başka biriyle mutlu resmi aklıma gelen fikirlerden bir tanesiydi. Böyle birkaç ilandan sonra gündem takip edilebilir. Aklıma ilk gelen, belki biraz popülist ama Euro2008 Avrupa Şampiyonası döneminde (farz edelim ilk maç Portekiz’le olsun ve kazanalım) Portekiz formalı futbolseverin “Türkiye’ye kaptırdığımız 3 puanı getirin” gibisinden bir yakarışı, yanda Türkiye’nin gol sevinci ve Back-Up’ın “Türkiye’ye destek verici bir mesajla birlikte ‘Onu yapamayız ama bir sonraki rakibiniz -farzı misal- İsviçre’nin istatistiklerini size ulaştırabiliriz’ gibisinden (tabii geniş çaplı düşününce çok daha iyisi çıkacaktır) bir cevap verilebilir. (Veya maç öncesi rakip takımdan buna benzer mesajlar ve Türkiye’nin maçı kazanacağı vurgusu yapılabilir çeşitli şekillerde.)

Bunları yapmak için, bu ilanı da buna benzetmek gerekiyordu, örneğin ihtiyar kadın resminin yanına başka bir resim ekleyebilirdim yukarıdaki formata uyacak, ama söylediğim gibi aceleye geldi benim son anda bu ilana karar vermemden dolayı. Daha açıklayacak çok şey var ama son ana kadar revize etme çabasından dolayı bu not bile aceleye geldi!